Vatanseverlik, Özgürlüğe Karşı Bir Tehdit

Vatanseverlik nedir? Bir kişinin  doğduğu topraklara, çocukluğunun anıları ve umutlarının, hayallerinin ve  özlemlerinin bir arada toplandığı yere duyduğu sevgi midir? Çocuksu bir  naiflikle, bulutların akışını seyrettiğimiz ve kendimizin de neden  öylesine yumuşakça uçamadığımızı merak ettiğimiz yer midir? Milyarlarca  parlayan yıldızı sayıp, ruhlarımızın derinliklerine işleyen "gözümüzün  nuru mu"? Kuşların müziğini dinleyip, onlar gibi uzak diyarlara uçmak  için kanatlarımız olmasını dilediğimiz yer mi? Ya da annemizin  dizlerinde oturup, büyük zaferlerin ve efsanelerin hikâyeleriyle  kendimizden geçtiğimiz yer midir? Kısacası, her santimetre karesinin  güzelliği ve eşsiz mutluluk, zevk ve oyun dolu çocukluğumuzu temsil  ettiği yere duyulan aşk mıdır?

Eğer vatanseverlik bu ise, bugün  pek az Amerikalı'yı vatansever olarak adlandırabiliriz; çünkü, oyun  mekânları artık fabrikalar, değirmenler ve madenlere dönüşmüştür.  Kuşların müziğinin yerini ise, sağır edici makine sesleri almıştır.  Artık büyük zaferler ya da efsanelerle ilgili hikâyeler de dinleyemeyiz  çünkü annelerimizin öyküleri acı, göz yaşı ve kederi anlatmaktadır.

O  halde, nedir vatanseverlik? "Vatansever, efendim, adi ve alçakların son  sığınağıdır," demişti Dr. Johnson. Zamanımızın en büyük milliyetçilik  karşıtı Leo Tolstoy, vatanseverliği bütün katillerin eğitimini tatmin  edecek bir prensip olarak tanımlar; hayatın gereklilikleri olan  ayakkabı, kıyafet ve ev yapımından çok insan öldürmek için daha iyi  ekipmanı bulunan bir iş; averaj çalışan adamınkinden daha üstün kârları  ve zaferleri garantileyen bir iş.

Diğer bir anti-vatansever olan  Gustave Herve de vatanseverliği din kurumundan daha incitici, vahşi ve  insanlık dışı bir boş inan olarak tanımlar. İnsanın doğal fenomeni  tanımlamadaki beceriksizliğinden kaynaklanan dini bir boş inan. İlkel  insan fırtınayı duyduğunda ya da şimşek çaktığını gördüğünde, her  ikisini de açıklayamazdı ve bu yüzden de bu olayların ardında  kendisinden daha üstün bir güç olduğu sonucuna varırdı. Benzer şekilde  yağmurda ve doğadaki çeşitli değişiklerde de doğaüstü bir güç görürdü.  Diğer yandan vatanseverlik, yapay bir şekilde yaratılmış ve yalanlar ile  yanlış söylentilerin iletişim ağından kaynağını alan bir boş inandır;  insanı özgüven ve değerlerinden kopartırken, ona kibir ve anlamsız bir  gurur katan boş bir inan.

Gerçekten de kibir, anlamsız gurur ve  egotizm vatanseverliğin ayrılmaz bileşenleridir. Açıklayayım.  Vatanseverlik dünyamızın her biri demir paamaklıklarla çevrili küçük  noktalara bölünmüş olduğunu söyler. Bazı özel noktalarda doğma şansına  sahip olanlar  herhangi bir diğer noktada ikâmet edenlere göre  kendilerini daha üstün, asil ve akıllı görürler. Bu yüzden de o seçilmiş  noktada yaşayanların, üstünlüklerini diğerlerine göstermek amacıyla  kavga etmek, öldürmek ve ölmek gibi görevleri vardır.

Diğer  yerlerde yaşayanlar ise, bebekliklerinden ya da çocukluklarından  itibaren beyinlerini Almanlar, Fransızlar ya da İtalyanlar'ın kan dolu  hikâyeleriyle doldururlar. Çocuk yetişkinliğe eriştiğinde, kendisinin  Tanrı tarafından ülkesini tüm yabancıların saldırı ya da istilâlarına  karşı savunmak amacıyla seçilmiş olduğu düşüncesiyle doldurulmuş olur.  Bu yüzdendir ki bizler daha üstün bir ordu ve donanma, savaş gücü ve  cephane için haykırmaktayız.  Bu yüzdendir ki Amerika kısa bir zaman  içerisinde ordusu için dört yüz milyon dolar harcayabilmektedir. Bir  düşünün: İnsanların üretiminden çalınmış dört yüz milyon dolar. Elbette  ki vatanseverlik oyununa katılanlar, zenginler değildir. Onlar her yerde  kendilerini evlerinde hissedebilen kozmopolitanlardır. Biz Amerika'da  bu gerçekliğin farkındayız. Bizim zengin Amerikalılarımız Fransa'da  Fransız, Almanya'da Alman ya da İngiltere'de İngilizler değiller mi? Bir  kozmopolitan gururu içerisinde, Amerikalı fabrika çocukları ya da  köleler tarafından üretilen parayı boşuna harcayanlar da onlar değil mi?  Evet, onların vatanseverliği Roosvelt'in insanlarının adına yaptığı  gibi, bir talihsizlikle karşı karşıya kaldığında ya da Sergius Rus  devrimcileri tarafından cezalandırıldığında, Rus Çarı gibi bir despota  baş üzüntülerini iletebilecek mesajların yollanmasını mümkün kılan bir  vatanseverliktir.

Bu, Meksika'da binlerce insanı öldüren baş  katil Diaz'ı destekleyebilecek ya da Meksikalı devrimcilerin Amerika  topraklarında tutuklanarak, Amerikan hapishanelerinde hiçbir geçerli  sebep olmadan mahkum edilmelerini onaylayacak bir vatanseverliktir.

Ama  vatanseverlik refah ve gücü temsil edenler için değildir. İnsanlar için  yeterince iyidir bu. Voltaire'in en yakın arkadaşlarından olan ve şu  sözleri söylemiş olan Büyük Frederick'in tarihi zaferini anımsatıyor bu  bizlere: "Din bir sahtekârlıktır ama toplumlar için ayakta  tutulmalıdır."

Bu tür bir vatanseverlik de oldukça fazla para  gerektiren bir kurumdur; aşağıdaki istatistikleri okuduktan sonra hiç  kimse bundan şüphe duymayacaktır. Yüzyılın son çeyreğinde, dünyada lider  ordu ve donanmalar için yapılan harcamalardaki progresif artış, her  duyarlı öğrenci için ekonomik kaygılar yaratacak derecede somut bir  gerçekliktir. 1881'den 1905'e kadarki zamanı beş yıllık periyodlara  bölerek ve güçlü devletlerin bu sürecin başlangıç ve bitiş  noktalarındaki harcamalarını belirterek kısaca özetlenebilir bu durum.  Belirtilen ilk ve son harcama giderlerinde göre bu süreç içerisinde  İngiltere'nin harcamaları 2,101,848,936$'dan 4,143,226,885$'a,  Fransa'nınkiler 3,324,500,000$'dan 3,455,109,900$'a, Almanya'nınkiler  725,000,200$'dan 2,700,375,600$'a, ABD'ninkiler 1,275,500,750$'dan  2,650,900,450$'a, Rusya'nınkiler 1,900,975,500$'dan 5,250,445,100$'a,   İtalya'nınkiler 1,600,975,750$'dan 1,755,500,100$'a ve Japonya'nın ki  182,900,500$'dan 700,925,475$'a çıkmıştır.

Belirtilen her ülkenin  askeri harcamaları, her beş yıllık periyod içerisinde artış  göstermiştir. 1881'den 1905'e kadarki dönemde İngiltere'nin ordusuna  yaptığı harcamalar dört katına, ABD'ninkiler üç katına, Rusya'nınkiler  iki katına çıkmış; Almanya'nın harcamaları %35 oranında, Fransa'nınkiler  %15 oranında ve Japonya'nınkiler de yaklaşık %500 oranında artmıştır.  Eğer bu ülkelerin yirmi beş yıllık süreç içerisindeki tüm harcamalarını,  ordularına yaptıkları harcamalarla karşılaştıracak olursak aşağıdaki  sonuçları elde ederiz:

İngiltere'de %20'den %37'ye, ABD'de  %15'den %23'e, Fransa'da %16'dan %18'e, İtalya'da %12'den %15'e,  Japonya'da %12'den %14'e. Diğer taraftan Almanya'daki oranın %58'den  %25'e düşmüş olması da ilginçtir; bu düşüşün sebebi diğer amaçlar için  imparatorluk harcamalarında büyük artışlar yapılmış olmasıdır. 1901'den  1905'e kadar olan dönemde yapılan askeri harcamaların takip eden beş  yıllık süreçlerdeki harcamalardan daha yüksek olduğu da başka bir  gerçekliktir. İstatistikler, oranda askeri harcamaları en yüksek olan  ülkelerin sırasıyla İngiltere, ABD, Japonya, Fransa ve İtalya olduğunu  göstermektedir.

Donanmalar için yapılan harcamaların göstergeleri  de inanılmaz boyutlardadır. 1905'le sonlanan yirmi beş yıllık süreçte,  ülkelerin donanmaya yaptıkları harcamalar şöyle bir artış göstermiştir:  İngiltere %300, Fransa %60, Almanya %600, ABD %525, Rusya %300, İtalya  %250 ve Japonya %700. İngiltere bir istisna olmak üzere, ABD diğer tüm  ülkelerden daha çok donanma harcaması yapmaktadır ve bu harcamaların  oranı tüm ulusal harcamalarda da diğer güçlerinkilerden fazladır.  1881'den 1885'e kadarki süreçte, ABD'nin donanma için yaptığı harcama  ülke için yapılan bütün harcamalarda her 100$'da 6,20$ gibi makul bir  orandı; sonraki beş yıllık süreçte bu rakam 6,60$'a yükseldi, bir  sonraki beş yılda 8,10$'a ve bir sonrakinde ise 16,40$'a erişti.  İlerideki beş yıllık süreçlerde bu oranın artacağı da açıkça  görülmektedir.

Askeri harcamalardaki artış, nüfus üzerinde kişi  başına düşen vergi şeklinde açıklanarak da gösterilebilir. Burada  verilen karşılaştırmadaki ilk beş yıldan son beş yıla kadar olan süreç  içerisinde şöyle bir artış gözlenmiştir: İngiltere'de 18.47$'dan  52.50$'a; Fransa'da 19.66$'dan 23.62$'a; Almanya'da 10.17$'dan 15.51$'a;  ABD'de 5.62$'dan 13.64$'e; Rusya'da 6.14$'dan 8.37$'a; İtalya'da  9.59$'dan 11.24$'a ve Japonya'da  86 cent'ten  3.11$'a.

Kişi  başına düşen bu vergi tahmini ile militarizmin ekonomik yükünün kabul  edilebilirliği arasında bir bağlantı vardır. Elimizdeki verilere  dayanarak elde ettiğimiz yadsınamaz sonuç, ordu ve donanmalar için  giderek artan harcamaların istatistiklerde adı geçen ülkelerdeki nüfus  artışına baskın çıktığıdır. Diğer bir değişle, militarizmden giderek  artan beklentilerin devamlılığı, bu ülkelerin hepsini hem insanlar hem  de kaynaklar açısından tüketme tehdidini oluşturmaktadır.

Vatanseverlik  için gerekli olan bu korkunç kayıp, ortalama bir zekâya sahip olan bir  kişiyi bile bu hastalıktan kurtarmaya yeterli olmalıdır. Gene de  vatanseverlik daha fazlasını beklemektedir. İnsanlar vatansever olmaya  zorlanmaktadır ve bu lüks için de öderler; yalnızca "savunucuları"nı  destekleyerek değil, aynı zamanda kendi çocuklarını da kurban ederek.  Vatanseverlik bayrağa bağımlılığı gerektirir; ki bu da anneyi, babayı ve  kardeşi öldürmeye bile hazır olacak bir itaat anlamına gelmektedir.

Genel  kavga, ülkemizi yabancı tehditlerden koruyacak bir orduya  gereksinimimiz olduğudur. Ne var ki her entelektüel kadın ve adam bilir  ki, aptalları baskı altında tutmak ve korkutmak için var olan bir mittir  bu. Bir diğerinin ilgi alanlarını bilen dünya devletleri, birbirlerine  saldırmazlar. Uluslararası karmaşaları, savaşlardansa antlaşmalar  yoluyla çözmekle kazançlarının daha fazla olacağını öğrenmişlerdir.  Gerçekten de Carlyle'ın söylediği gibi, "Savaş, kendi savaşlarını  vermeyecek kadar korkak olan iki hırsızın kavgasıdır; bu yüzden de bir  köyden ve bir diğerinden oğlanları alıp onlara üniformalar giydirir,  onları silahlandırır ve karşılıklı olarak vahşi canavarlar gibi  kaybetmelerine izin verirler."

Her savaşı aynı nedene dayandırmak  da fazla bir bilgelik gerektirmez. ABD tarihinde güya olağanüstü ve  vatansever bir olay olan İspanya-Amerika savaşını ele alalım.  Kalplerimiz gaddar İspanyollar'a karşı nasıl da öfkeyle doluydu! Doğru,  bu öfkemiz aniden alevlenmemişti ama. Aylarca devam eden gazete  ajitasyonuyla beslenmişti ve bu Butcher Weyler'in birçok Kübalı'yı  öldürmesi ve kadınlarına tecavüz etmesinden çok da sonra olmamıştı. Gene  de Amerikan Toplumu'nun adaletine dayanarak hiddetlenerek büyümüş,  kavga etmeye hazır ve cesurca savaşmaya istekli bir hale gelmişti. Ama  sis kalktığında, ölüler gömüldüğünde ve savaşın bedeli insanlara mal ve  kiralarda artış olarak geri döndüğünde, vatansever bütünlüğümüzün  sarhoşluğundan ayıldığımızda Amerika-İspanya savaşının bedelinin şeker  fiyatlarının artması anlamına geldiğini aniden anlayıverdik; daha açık  söylemek gerekirse Amerikalılar'ın hayatları, kanı ve parası İspanya  hükümeti tarafından tehdit altında bulunan Amerikan kapitalistlerinin  ilgilerini korumak amacıyla kullanılmıştı. Bu bir abartma değildir, tam  tersine Amerikan hükümetinin Küba işçilerine karşı gösterdikleri tutumla  kanıtlanmış gerçeklikler ve figürlere dayanmaktadır. Küba Amerika'nın  kıskacı altındayken, Küba'yı özgürleştirmek için yollanan askerlere  savaştan kısa bir süre sonra patlak veren puro fabrikalarında çalışan ve  grevde olan Kübalı işçileri vurma emri verilmişti.

Bu tür  sebeplerle mücadeleyi sürdüren bir tek bizler değiliz. Kan ve gözyaşının  akmasına neden olan korkunç Rus-Japon savaşının da önündeki perde  kalkmaktadır. Ve bir kez daha görüyoruz ki bu savaşın arkasında da  ateşleyici Ticari Gelenek tanrısı var. Rusya-Japonya savaşı sırasında  Savaş Bakanı olan Kuropatkin, ticari geleneğin ardındaki gerçek sırrı  açığa çıkartmıştır. Kore imtiyazları üzerine para yatırmış olan Çar ve  Gran Düka'lar, yalnızca hızlı bir şekilde servet yapabilmek sebebiyle  savaşı başlatmıştı.

Barışın en güvenli yolunun güçlü bir ordu ve  donanmaya sahip olmak olduğu yolundaki çekişme, en barış yanlısı  vatandaşın en ağır silahlarla donanmış vatandaş olduğu iddiası kadar  mantıksızdır. Günlük hayattan edindiğimiz deneyimler kanıtlamaktadır ki,  silahlı bireyler gücünün denemek konusunda oldukça isteklidir. Bu durum  tarihsel olarak, hükümetler için de geçerlidir. Gerçekten de barıştan  yana olan ülkeler enerji ve hayatlarını savaş hazırlıklarıyla  harcamazlar. Sonuç olarak da barış korunur.

Ne var ki, daha güçlü  bir ordu ve donanma oluşturulması yönündeki isteklerin hiçbiri dış  tehditlerden kaynaklanmamaktadır. Bu, toplumlarda giderek artan  hoşnutsuzluk korkusundan ve işçiler arasındaki uluslararası ruhtan  kaynaklanmaktadır. Bu birçok ülkenin Güçlerinin kendini hazırlamakta  olduğu düşmanla karşılaşacaktır; bir zamanlar bilinçliliğe uyanan ve  diğer tüm dış tehditlerden daha da tehlikeli olacak bir düşman.

Yüzyıllardır  toplumları köleleştiren güçler, onların psikolojileri üzerine de  kapsamlı çalışmalar yapmışlardır. Genellikle insanların umutsuzlukları,  kederleri ve gözyaşlarının, tıpkı çocuklar gibi küçük bir oyuncakla  zevke dönüştürülebileceğini bilirler. Ve o oyuncak ne kadar ihtişamlı  bir şekilde giydirilirse, renkleri ne kadar canlı olursa çocuk için de o  kadar çekici olacaktır.

Bir ordu ve bir donanma insanların  oyuncaklarını temsil eder. Onları daha çarpıcı ve çekici kılmak için, bu  oyuncakların sergilenmeleri için yüzlerce ve milyonlarca dolar  harcanmaktadır. Birleşik Devletler hükümetinin bir donanma filosunu  donatıp Pasifik sahiline, her Amerikalı'nın ABD'nin gurur ve zaferlerini  hissetmesi için göndermesindeki amaç da buydu. San Francisco şehri,  filonun eğlendirilmesi için yüz bin dolar harcamıştı; Los Angeles altı  bin; Seattle ve Tacoma ise yaklaşık yüz bin dolar. Filoyu eğlendirmek  için mi dedim? "Cesur oğlanlar" yeterli yemeği bulabilmek için isyan  etmek zorundayken, birkaç üst rütbeli subaya içki içirip, yemek yedirmek  için. Ülkenin dört bir yanındaki kadın, erkek ve çocukların sokaklarda  açlık çektiği; yüzlerce işsiz insanın emeklerini her fiyattan satmaya  hazır bir durumda bekledikleri bir zamanda havai fişekler, tiyatro  partileri ve toplantılar için tam iki yüz altmış bin dolar harcanmıştı.

İki  yüz altmış bin dolar! Böylesine yüklü bir toplamla neler yapılmazdı ki?  Ama ekmek yemek yerine, o şehirlerin çocukları filoyu görmeye  götürülmüş ve bir gazetenin de yazdığı gibi olay akıllarda şöyle  kalmıştı, "bir çocuk için unutulmaz bir anı."

Gerçekten de  hatırlanmak için muhteşem bir şey, değil mi? Uygarlaşmış katliamın  infazcıları. Eğer bir çocuğun hafızası bu tür anılarla zehirlenebilirse,  insan kardeşliğinin gerçekten anlaşılması umudu ne için var öyleyse?

Biz  Amerikalı'lar kendimizi barış sever insanlar olarak tanımlarız. Kan  dökülmesinden ve şiddetten nefret ederiz. Gene de uçan makinelerden  savunmasız köylülerin üzerlerine dinamit bombaları atabilme olasılığı da  bizde haz spazmları yaratır. Ekonomik gereklilikten dolayı, bazı  endüstri patronlarını durdurmak için kendi hayatını riske atan herhangi  bir kişiyi asmaya, elektrikli sandalyeye oturtmaya ya da linç etmeye  hazırızdır. Kalplerimiz Amerika'nın dünyanın en güçlü ülkesi olması ve  eninde sonunda diğer bütün ülkeler üzerine kendi demir ayaklarını  çakacağı düşüncesinin heyecanıyla çarpar.

İşte vatanseverliğin mantığı budur.

Vatanseverliğin  ortalama insanlar için doğurduğu korkunç sonuçları göz önüne  aldığımızda bile, bunlar vatanseverliğin askerler üzerindeki etkisiyle  karşılaştırılamaz; boş bir inançla kandırılmış o zavallı kurban. O ki  ülkesinin kurtarıcısı, ulusunun koruyucusu: Onun için vatanseverlik neyi  ifade ediyor? Barış zamanında köle gibi itaatkâr bir hayat, kusurlar ve  sapıklık; savaşta ise tehlike ve ölüm.

San Francisco'ya kısa bir  zaman önce yaptığım eğitim seyahatinde, Körfez ve Golden Gate Parkı'nın  en güzel manzarasına sahip olan Presidio'yu ziyaret ettim. Amacı  çocuklar için oyun alanları, yorgun şehirliler için bahçeler ve müzik  olmalıydı. Aksine çirkin, kasvetli ve barakalarla gri  bir şekilde  yapılmıştı. Barakalar; zenginlerin köpeklerini bile gezdirmeyecekleri  yerler. Döküntü kulübelerde askerler güdülmekte olan bir sürü  gibiydiler. Burada gençlik günlerini harcıyorlar, üstlerinin botlarını  ve pirinç düğmelerini parlatıyorlardı. Burada da, sınıflar arasındaki  farklılaşmayı gördüm: Özgür bir cumhuriyetin mahkumlar gibi sıraya  dizilmiş, önlerinden geçen her üstlerine selam veren kuvvetli oğulları.  İnsanlığı küçülten ve üniformayı yücelten Amerikan eşitliği!

Baraka  hayatı, cinsel sapıklık gibi farklı eğilimleri de beraberinde  getirmektedir. Giderek Avrupa askeri koşullarında ortaya çıkan sonuçları  doğurmaktadır. Cinsel psikoloji alanında adı duyulmuş olan yazar  Havelock Ellis, bu konu üzerinde kapsamlı bir çalışma yapmıştır.  Kitabından bir alıntı yapıyorum: "Barakalardan bazıları erkek  fahişeliğinin en büyük merkezleridir... Kendilerini satan askerlerin  sayısı, bizim inanmak istediğimizin çok daha üstündedir. Bazı alaylarda  bu cüretin erkeklerin büyük bir çoğunluğu için rüşvet alma oranından  daha yüksek olduğunu söylemek bir abartma olmaz... Yaz akşamlarında Hyde  Park ve Albert Gate civarı canlı bir ticaret yapan askerler ve diğer  erkeklerle dolar; çok az utanç içindedirler, üniformalarıyla ya da  sivil... Çoğu vakada uygulanan prosedürler Tommy Atkins'in cep parasına  rahat bir eklemede bulunur."

Ordu ve donanmaya bu sapkınlığın  nasıl ve neden girmiş olduğu, en iyi biçimde fahişeliğin bu türü için  özel evlerin var olması gerçeğiyle yargılanabilir. Bu davranış  İngiltere'ye özgü değildir, evrenseldir. "Askerler Fransa'da İngiltere  ya da Almanya'dakinden daha az aranmıyor ve Paris ve garnizon  şehirlerinde de askeri fahişelik için özel evler mevcut."

Acaba  Havelock Ellis cinsel sapıklıkla ilgili araştırmasına Amerika'yı da  katış mıdır? Eğer bunu yapmış olsaydı, aynı koşulların diğer ülkelerde  olduğu kadar bizim ordumuz ve donanmamızda da mevcut olduğunu görürdü.  Güçlü bir ordunun gelişmesi kaçınılmaz olarak cinsel sapıklığı  arttırmaktadır; barakalar kuluçka makineleridir.

Cinsel  etkilerinin yanı sıra, baraka yaşantısı askerin orduyu terk etmesinden  sonra faydalı bir emekçi olması  olasılığını da ortadan kaldırmaktadır.  Herhangi bir konuda eğitim görmüş olan erkeklerin çok azı ordu ya da  donanmaya katılır, ama onlar bile bir askeri deneyimden sonra önceki  işlerinde kendilerini eskisi kadar rahat hissedemezler. İşsizlik  alışkanlığını, heyecan ve macerayı tatmış olarak hiçbir barışçıl koşula  ayak uyduramazlar. Ordudan ayrıldıklarında hiçbir yararlı işe geri  dönemezler. Ama bu genellikle ayaktakımı, hapishaneden çıkanlar ve ne  hayat ne de kendi kişisel eğilimleri için mücadele etmeyen insanlarda  görülür. Bu insanlar da askeri hayatlarından sonra, suç yaşamlarına geri  dönerler; daha da vahşileşmiş ve alçalmış olarak. Hapishanelerimizde  yatanların kayda değer bir çoğunluğunu eski askerlerin oluşturduğu  herkesçe bilinen bir gerçekliktir. Diğer yandan ordu ve donanmada da  oldukça yüksek sayıda eski suçlu bulunmaktadır.

Yukarıda  sıralamış olduğum bütün korkunç sonuçlar içerisinden hiçbirisi bana  Private William Buwalda olayında oluşan vatanseverlik ruhu kadar  insanlık dışı gelmiyor. Çünkü o, bir kişinin asker olup aynı zamanda da  insanlık haklarını savunabileceğine inanıyordu. Askeri otoriteler onu  cezalandırdılar. Doğru, on beş yıl boyunca ülkesine hizmet etmişti, ama  kayıtları mahkeme tarafından itham edilmemişti. Buwalda'nın  mahkumiyetini üç yıla indiren Gen Funston'a göre, "bir görevlinin ya da  gönüllü olarak askere kaydedilmiş bir adamın öncelikli görevi hükümetine  karşı sorgusuz itaat ve bağlılıktır. Onun bu hükümeti onaylayıp  onaylamaması hiçbir şey değiştirmez." Aslında, Funston vatana  bağımlılığın gerçek doğasına işaret etmektedir. Ona göre, orduya girmek  Bağımsızlık Deklarasyonu'nun ilkelerini ilga etmek demektir.

Düşünmeyi, sadık bir makine haline gelmeye dönüştüren ilginç bir vatanseverlik anlayışı!

Vatanseverliğe  karşı, bir adamı, bir suçluyu on beş yıllık sadık hizmetlerinden sonra  hapse atan bir anlayıştan daha büyük bir suçlama olabilir mi?

Buwalda  ülkesine hayatının en iyi yıllarını vermişti ve erkekliğini. Ama tüm  bunların hiçbir anlamı yoktu. Vatanseverlik merhametsizdir ve diğer  bütün doymak bilmez canavarlar gibi ya her şeyi ister ya da hiçbir şeyi.  Bir askerin, aynı zamanda bir insan olduğunu, kendi duyguları,  düşünceleri ve eğilimleri olabileceğini kabul etmez. Buwalda'ya  öğretilen ders de bu idi; çok pahalı ama hiçbir işine yaramayacak bir  ders verilmişti ona. Özgürlüğüne kavuştuğunda ordudaki pozisyonunu  kaybetmişti ama özgüvenini geri kazanmıştı. Her şeyden önce, bu üç  yıllık mahkumiyete değer.

Amerika'daki askeri koşullar üzerine  yazan bir yazar, yakın zamanlarda yazdığı bir makalesinde Almanya'da  askerlerin siviller üzerindeki baskısına değinmişti. Diğer yazdıklarının  yanı sıra, şöyle diyordu: Eğer bizim ordumuzun var olma sebebi,  sivillere eşit haklar sağlanmasının dışında bir amaca hizmet etseydi,  varlığını sürdürmek için bunun karşılığını alırdı. Eminim ki bu yazar,  General Bell'in vatansever rejimi sırasında Colorado'da değildi. Eğer  vatanseverlik adı altında erkeklerin nasıl hapishanelere tıkıldığını,  sınır dışı edildiklerini ve diğer her türlü vahşetle karşı karşıya  bırakıldıklarını görmüş olsaydı, muhtemelen fikrini değiştirirdi. ABD'de  askeri gücün artmasına verilebilecek tek örnek Colorado olayı değildir.  Birlikler ve askerlerin iktidardakilerin yardımına koşmadığı ve burada  küstahça ve vahşice aynı Kaiser'in üniformasını giyen adamlar gibi  davranmadıkları pek görülmemiştir. O zaman da Dick askeri kanunlarına  sahibiz. Acaba yazar bunu unutmuş muydu?

Bizim yazarlarımızın en  büyük hatalarından birisi, kendi ülkelerinde yaşanan güncel olaylar  hakkında oldukça cahil olmalıdır; ya da dürüstlükten uzak bir tutumla bu  konular hakkında konuşmak istemezler. Ve böylece, Dick askeri yasamızın  Kongre tarafından çok az tartışılarak ve kamudan gizli bir şekilde  yürürlüğe sokulmuş olması konusunun üstü kapatılmıştır: Başkan'a, barış  yanlısı bir vatandaşı kana susanış bir katile dönüştürme yetkisini veren  yasa. Bunun ülkenin savunulmasına yönelik bir amacı olduğu söyleniyor;  gerçekte ise sözcülüğünü Başkan'ın yaptığı o belirli partinin  çıkarlarını korumak.

Yazarımız vatanseverliğin Amerika'da asla  yurtdışında olduğu kadar güç sahibi olamayacağını iddia etmekte; çünkü  bu bizlerde içten gelen bir duygu ama Eski Dünya'da mecburi bir şey. Ne  var ki bu beyefendinin belirtmeyi unuttuğu iki çok önemli nokta var.  Öncelikle, Avrupa'da mecburi askerlik toplumun her sınıfında orduya  karşı derin nefret duyguları yaratmıştır. Binlerce genç baskı altında  orduya alınmaktadır ve asker olduklarında da buradan kaçmak için her  türlü yolu denemektedirler. İkincisi, inanılmaz bir anti-militarist  akımı yaratan şey militarizmin mecburi yanıdır, Avrupalı Güçler her  şeyden çok bundan korkarlar. Her şeyden önce kapitalizmin en büyük  savunucusu militarizmdir. İkincisi zayıfladığı anda, kapitalizm de  sendeleyecektir. Doğru, bizim ülkemizde erkekler genellikle orduya  katılmaya zorlanmazlar ama bizler daha şiddetli ve zorlayıcı bir güç  yarattık: Gereklilik. Endüstriyel bunalımlar sırasında orduya gönüllü  katılımlarda inanılmaz bir artış olduğu bir gerçeklik değil midir?  Militarizm gurur verici ya da kazançlı olmayabilir ama bir iş arayarak  ülkeyi gezmekten, ekmek kuyruklarında beklemekten ya da belediyenin  sığınma evlerinde uyumaktan daha iyidir. Her şeyden önce ayda on üç  dolar, günde üç öğün yemek ve uyuyacak bir yer demektir. Gene de eğer  gereklilik orduya katılmak için yeterli güçte bir neden olarak kabul  edilmiyorsa, o noktada da devreye insanın karakteri giriyor. Askeri  otoritelerimizin ordu ve donanmaya yapılan gönüllü katılımlardan "zayıf  materyal" diye yakınmalarına şaşmamak gerek. Bu, gerçekten de cesaret  verici bir işarettir. Bu, ortalama Amerikalı'nın hâlâ açlık riskini  almaktansa, üniformaya bürünerek bağımsızlık ve özgürlük aşkı ruhunu  taşıyabileceğinin kanıtıdır.

Dünyada düşünene adamlar ve  kadınlar, vatanseverliğin çok dar ve zamanımızın ihtiyaçlarını  karşılamak için çok sınırlı olduğunu anlamaya başlamışlardır. Gücün  merkezileşmesi dünyada baskı altında olan ülkelerde ulusal bir dayanışma  duygusu yaratmıştır; Amerika'daki emekçiler ile yurt dışındaki  kardeşleri arasındaki dayanışmadan daha üstün bir uyum gösteren bir  dayanışma; yabancı tehditlerden korkmayan bir dayanışma, çünkü bu bütün  işçileri patronlarına "Gidin ve cinayetlerinizi kendiniz işleyin. Biz  bunu sizin yerinize yeterince uzun bir süredir yapıyoruz." diyecekleri  bir noktaya getirmektedir.

Dayanışma askerlerin bile bilincini  uyandırmaktadır; onlar da büyük insan ailesinin birer parçası haline  gelmektedir. geçmiş çatışmalarda şaşmazlığını birden çok kanıtlamış olan  bir dayanışma ve 1871 Komünü'nde Parisli askerlerin ayaklandıran ve  kardeşlerini öldürmeleri istendiğinde bunu yapmayı reddettiren güç.  Yakın geçmişte Rus ordularına karşı ayaklanan adamlara cesaret veren de  aynı şeydi. Eninde sonunda bu dayanışma, tüm baskı ve şiddet altında  tutulanları uluslararası sömürücülere karşı bir araya getirecektir.

Avrupa  proleteryası bu büyük dayanışmanın gücünü fark etmiştir ve bunun bir  sonucu olarak da vatanseverliğe ve onun kanlı yüzü olan militarizme  karşı bir savaş başlatmıştır. Alman, Fransız, Rus ve İskandinav  ülkelerin hapishaneleri, bu eski boş inanın bir parçası olmayı reddeden  binlerce kişiyle doludur. Bu akım işçi sınıfıyla da sınırlı değildir;  hayatın her aşamasından kişileri, sanatçıları, bilim adamlarını ve  yazarlarını da kucaklamıştır.

Amerika'da bu akıma ayak uydurmak  zorunda kalacaktır. Militarizm ruhu hayatın her kanalına sızmış  durumdadır. Gerçekten de ben Amerika'da militarizmin dünyanın diğer  yerlerinden daha büyük bir tehlike oluşturduğuna inanıyorum; çünkü  kapitalizm yok etmek arzusu içinde olanlara rüşvet ödemekte.

Bunun  başlangıcı okullarda çoktan yapıldı. Gözle görülür bir şekilde, hükümet  de İncil'in yolunu seçiyor: "Bana çocuk aklını verin, onu bir erkek  yapayım." Çocuklar askeri taktiklerle, müfredat programında yüceltilen  askeri başarılarla eğitiliyorlar ve genç beyinler de hükümete uyum  sağlamaları için saptırılıyorlar. Dahası, ülkenin gençleri ordu ve  donanmaya katılmak için parlak posterlerle kandırılıyorlar. "Dünyayı  görmek için iyi bir fırsat!" diye bağırıyor hükümet duvarlardan. masum  çocuklar zorla vatansever yapılıyor ve askerlerin adımları Ulus'a doğru  ilerliyor.

Amerikan işçileri askerler, Federaller ve Eyaletler'in  ellerinde o kadar çok acı çekti ki, üniformalı parazitlere karşı  yeterli bir nefret ve isyanları var. Ne var ki tehditler bu büyük  problemi tek başına çözemez. İhtiyacımız olan şey, askerlerin eğitimine  karşı bir propagandadır; akımının gerçekliklerine onu uyandıracak ve  varlığını onların emeklerine borçlu olduğu adamlara karşı gerçek  görüşünün bilinçliliğini uyandıracak anti-vatansever bir literatür.  Otoritelerin en çok korktuğu şey, tam da budur işte. Bir asker için  radikal bir toplantıya katılmak zaten büyük bir hainliktir. Bir asker  için radikal bir bildiriyi okumayı da büyük bir hainlik olarak  adlandıracaklarına hiç şüphe yok. Ama otoriteler, hatırlanamayacak kadar  eski zamanlarda  ilerlemenin her adımını hainlik olarak adlandırmıyor  muydu? Ne var ki sosyal bir yeniden yapılanma için çabalayanlar bütün  bunlarla karşı karşıya gelecek güce sahiptirler. Bu gerçeklikleri  fabrikalar yerine, barakalara taşımak daha da önemlidir. Vatansever  yalanı dünyamızdan silmek için, bütün ulusların evrensel kardeşlikte  birleşerek şu kelimeler etrafında toplandığı o muhteşem yapıya giden  yolu temizlememiz gereklidir: ÖZGÜR BİR TOPLUM.

<strong>Çeviri:</strong> <em>Kara Kedi </em>

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !